728x90 AdSpace

Türk Kozmolojisi

İçerik Nuray Bilgili'ye aittir. 2015
27 Nisan 2014 Pazar

TÜRKLER 1071'den ÖNCE ANADOLUDA İDİ..

1071 YILINDAN ÖNCE MAKEDONYA, BALKANLAR VE ANADOLUDAKİ TÜRKLER Tarih 26 Ağustos 1071. Büyük Selçuklu Kağanı Alp Arslan’ın Bizans İmparatoru Diogenes’e karşı kazandığı zafer. Bu zaferin kazanıldığı tarihte askeri ve siyasi şartlar nelerdi? Savaş sırasında güç dengeleri nasıl değişti? Anadolu’nun sosyo kültürel, etnik ve dini yapısı nasıldı? Türklerin Anadolu’ya giriş tarihini 1071 Malazgirt Savaşıyla başlatabilir miyiz? Savaş ile ilgili detaylı bilgiler, dönemin kaynakları olan Bizans, Ermeni, ve kısmen Suriyelilere dayanmaktadır. Bununla birlikte Müslüman, Arap ve İran kaynakları da mevcuttur. Malazgirt savaşına ait en eski kaynak, İbn al-Kalânisî'nin, XII. asır ortalarında yazdığı Şam Kroniğindedir. Babası gibi Alp Arslan’a da Halife unvanı verilmişti. Alp Arslan’ın yanından ayırmadığı fakîh ve imam Abü Nasr Muhammed ibn c Abd al-Melik al-Buhârî al-Hanefî, ona şöyle söyledi: "Allah'ın dini uğruna savaşa giriyorsun. Allah onun başka, dirilere galebe çalacağını tebşir etti; bütün ülkelerdeki vâizlerin minberlerde senin için dua ettikleri bu cuma günü öğle namazından sonra hücuma geç". Bu savaş bir anlamda Türklerin savaşı değil, İslam’ın savaşı idi. Sultan, cuma günü namaz vakti askerlerini gözden geçirdi ve savaşla ilgili teşvik edici sözler söyledi. O da onlarla beraber, onların arasında savaşa katılacaktı. Gitmek isteyenler gidebilirlerdi. Geri kalanlar, ya düşmana galebe çalacaklar veya şehit olarak cennete gireceklerdi. Ordu onu alkışladı, her yerde onun arkasından geleceğine söz verdi. Bütün askerler Sultanla beraber Tanrı'ya dua ve niyaz ettiler. Yayını ve oklarını bir yana atan Sultan, gürzünü ve kılıcını aldı, atının kuyruğunu, düğümledi, tolgasını başına geçirdi, çene kayışını bağladı ve şöyle dedi: "Eğer şehit olursam, bu benim kefenim olsun"; kendisini taklit eden bütün askerleriyle düşman üzerine yürüdü. Düşman ordusunun karşısına gelen Türkler, savaşarak yavaş, yavaş geri çekildiler ve galip geldiklerini sanan Bizanslıları pusularının ortasına çektiler. Türklerden daha önceden korkan, başıbozuk karışık ırklardan oluşan insan kalabalığı arasında, kıyafetleri karşı cephedeki soydaşlarından ayırt edilemeyen ücretli Türk askerleri de vardı. Bizans yazarlarından Attaleiates, Malazgirt meydan savaşından önce ayın olmadığı bir gece, Bizans ordugahının etrafından dolanarak taciz okları atan Selçuklu askerleri ile Bizans ordugahındaki Peçenek ve Uzların birbirlerine çok benzediklerini, ve o karışıklık içerisinde Türklerin Bizans karargahına girmeleri halinde kovalayan ile kovalananın birbirinden ayırt edilemeyeceğini ifade etmektedir. Doğulu ve batılı tarihçilerin “Turkia” olarak adlandırdıkları Anadolu’ya Selçuklu Türkleri bu zaferle damgasını vurmuştur. Zaferin kazanılmasındaki bir diğer önemli faktör, Bizans ordusundaki Türk kökenli paralı askerlerdir. Bizanslı tarihçi Feodor İ. Uspensky’e göre savaşın kaderini değiştiren en önemli dönüm noktası, Bizans ordusunda ücretli asker olarak görev yapan Peçenek, Uz, Kıpçak ve diğer Türk boylarına ait askerlerin savaş öncesinde Selçuklu Türklerinin tarafına geçmesidir. İslam kaynaklarına göre, Tamis adlı biri, ücretli Türk askerleriyle Alp Arslan’ın tarafına geçmiştir. 11.yüzyılın ikinci yarısından itibaren Bizans ordusunun gücünü ücretli askerler oluşturmaktaydı. Dönemin kaynaklarına göre Bizans’ın ordu gücü İngiliz, Frank, Norman, Alman, Venedikli, Rus, Bulgar, Alan, Sırp, Gürcü, Ermeni, Peçenek, Kıpçak, Uz, Türkopol ve Selçuklu Türkleri gibi çok çeşitli Lejyoner paralı askerlerden oluşmaktaydı. Türkopoller Türkoğulları’dır. Türkopol, XI. yüzyılın sonlarından itibaren Bizans ordusunda görev yapan Hıristiyanlaştırılmış Türk paralı askerlerine verilen isimdir. Türkopoller Karadeniz’in kuzeyinden geçerek Bizans’ın Balkanlardaki arazilerine gelen Peçenek, Uz ve Kuman Türklerinin soyundan değil doğrudan Selçuklu Türklerinin soyundan gelmektedir. Karadeniz’in kuzeyinden gelen Türk topluluklarının yanı sıra Azerbaycan üzerinden Anadolu’ya giren Türkmen topluluklarından bazılarının da Bizans ordusunda ücretli asker olarak görev yaptıklarına dair kayıtlar mevcuttur. Bizans’ın savaş kaybetmesinde, Anadolu’da hareket halinde olan bu Türkmen beylerinin de etkin olduğu anlaşılmaktadır. Kâşgarlı Mahmud, Divân-ı Lügati't-Türk'te; "Rûm ülkesine en yakın olan boy Beçenek'dir; sonra Kıpçak, Oğuz, Yemek (Kimek), Başgırt, Basmıl, Kay (Kayı), Yabaku, Tatar, Kırkız (Kırgız) gelir. Kırgızlar Çin ülkesine yakındırlar." Türk boy ve oymakların yaşam alanları tanımlanır. İmparatorluk ordusunda ücretli asker olarak görev yapan çeşitli boylara mensup Türk topluluklarının Bizans hizmetine girmesi değişik yollarla olmuştur. İmparatorluğun Trakya’daki arazilerini yağmalayan Peçenek, Kuman ve Uzları askerî güç kullanarak durduramayan Bizans yönetimi genellikle arazi, para ve değerli hediyeler karşılığında onları kendi hizmetine alma yoluna gitmiştir. Kimi zaman da seferler sırasında esir düşenler vaftiz edildikten sonra, Bizans saflarına katılmıştır. Bu askerler aileleri ile birlikte Anadolu’nun çeşitli yerlerinde konumlandırılmışlardı. Bizans ordusunda görev yapan Peçenek askerleri bu dönemde yalnızca kuzey sınırının muhafazasında değil, aynı zamanda Anadolu’da Selçuklu Türklerine karşıda kullanılmışlardır. Sayıları hakkında İslam ve Bizans kaynaklarında kesin rakamlar verilmese de, olayların anlatımında kullanılan ifadelerden bu sefer sırasında Bizans ordusunda binlerce Peçenek ve Uz ücretli askeri bulunduğu anlaşılmaktadır. Batı Hun hükümdarı Attila’nın ölümü üzerine küçük oğlu İrnek’in idaresinde Karadeniz’in kuzey sahillerine çekilen Hunlar ile Türklüğün batı kolunu teşkil eden ve M.Ö. III. yüzyıldan itibaren göç ederek güney Rusya düzlüklerinde yaşayan Ogurlar yani Oğuzların birbirlerine karışmasından doğan Türk-Bulgar topluluğunun, VII. yüzyılda Göktürk Kağanlığının zayıfladığı devrede kendi devletlerini kurdukları görülmektedir. Bizanslı ve Latin tarihçilere göre Bulgarlar, daha 6. yüzyılın ortalarında yani batıya (Balkanlara) yönelmeden önce, Bittugur, Ultingur, Kutrigur-Kutugur, Tokurgur, Ungur-Hunugur-Onugur, Utigur-Utrirgur-Oturgur adlarıyla federasyonlar halinde organize olarak, Volga nehrinden Tuna nehrine kadarki sahada yaşamaktaydılar. Bu yüzyılın sonlarına doğru büyük bir birliği oluşturan Bulgar Türklerinin ülkesi Bizanslı tarih yazarlarınca “Büyük Bulgaristan” olarak ifade edilmekteydi. Bu dönemde Bulgarlar, Göktürklerin baskısıyla batıya kaçan Avarların egemenliği altına girdiler ve Avarlarla birlikte Slavlara karşı mücadele ettiler. Bulgarları Avar hakimiyetinden kurtaran Kurt (Kuvrat) Han, 635 yılında ilk bağımsız Bulgar devletini kurdu. Bu devletin sınırları Dinyeper’den Kafkaslara kadar uzanıyordu. Ancak Bulgar devleti çok yaşamadı. Kurt Han’ın 665 yılında ölümü üzerine beş oğlu arasında çıkan iktidar mücadelesi ve Hazarların baskısı sonucu Büyük Bulgar Devleti parçalandı ve ülkeden göçler başladı. Aynı zamanda Bulgaristan üzerinde Hristiyan komşu devletlerin de artan Hristiyanlık baskısı Bulgar Türklerini kuvvetli bir şekilde Bizans kültürünün etkisi altına soktu. Balkan yarımadası ve Bosna-Hersek, ortaçağda çeşitli ırklardan, özellikle Slav ve Türk göçebelerin akın ettiği ve karıştığı bir çevreydi. Karşılaşmalar Osmanlıları gelmesinden çok önce başlamıştı. Konstantin Porphyrogennetos, Bosna-Hersek’i, Dalmatia adını verdiği eyalete dahil ediyordu. Dalmatia, güneyde Antivari’den kuzeyde İstria’ya ve batıda bugünkü Dalmaçyadan, doğuda aşağı Tuna kıyılarına uzanıyordu. 576’da Bizans’a bağlı olan bu ili, Rumca Koutrigouroi denen ve G. Clauson’a göre asıl adı “Tokuz Oğuz” olan Türk-Hun boyu istila etmişti. Türk veya Moğol oldukları sanılan Avar/Abarlar ise VI.-VII. Yüzyıllarda, Bosna Hersek’in de dahil olduğu illeri Slavlarla beraber Bizans’tan geri almışlardı. Bizans kaynaklarında Dalmatia adı ile anılıp Bosna’yı da ihtiva eden ilde, hatta Bosna’da, XI. yüzyıldan sonra XV. Yüzyıla kadar Peçenek dilinden bozulmuş adlar taşıyan köyler bulunuyordu. Bizans, Peçeneklere karşı savaşlarında Kuman Türklerinin desteğini kullanıyordu. Böylece Kumanlar da Dalmatia üzerinden güneye doğru ilerlediler. Hatta Üsküp’ün kuzeyindeki Kumanovo’nun bir Kuman merkezi olduğu sanılmaktadır. Peçenekler 1091’de, Bizans ve Kumanlar tarafından yenilince, bunların kalıntılarının çeşitli yerlere ve bu arada Bosna’ya yerleştirildiğini A. N. Kurat kaydetmektedir. Peçenek ve Kıpçak-Kumanların “SİN” denen mezar heykelleri dikme geleneği bilinmektedir. Hatta Rasonyi, Slavca “Put” ve “Ölü” anlamına gelen “BOLVAN” kelimesinin, Türkçede mezara dikilen yenilmiş düşman heykeli anlamına gelen “Balbal” kelimesinden türetildiğini sanmaktadır. Fakat Bosna-Hersek mezar taşları, Anadolu Türk mezar taşlarını da andırmaktadır. Muhtemelen bu iki bölge arasındaki kültür alışverişi Osmanlı devrinden önce başlamıştı. Bizans’ın batı sınırları, Bulgar arazisi, Makedonya, Trakya, Yunanistan tamamen Türklerin hakimiyetinde idi. Rus asıllı Bizans tarihçisi George Ostrogorskiy’e göre Tuna’nın kuzeyine kadar gelen Oğuz akınlarında kurtulmak isteyen Bizanslılar, onlardan bir kısmını İmparatorluk topraklarında iskan edip, devlet hizmetinde de kullanmıştır. Hun Türkleriyle ilgili ilk tarihi belge M.Ö. 318 yılında imzalanan Çin-Hun anlaşmasıdır. “Kıpçak” ismi Çin yıllıklarında M.Ö. 300 yılında, Kuishe, Kuche, Kyueshe, Kushi, Kushu, Kuchuk olarak geçer. M.S. 456 yılında Gürcü kayıtları Kafkasya’daki Kıpçaklardan bahseder. Hatta Macar bilimadamı Lajos Ligeti “Bilinmeyen İç Asya” isimli kitabında Hunların 1. Yüzyılda, Çinlilerin vuruşu ile Avrupa’ya göç ettiklerinden bahseder. Aslında V. yüzyıldan başlayarak çeşitli Türk kavimlerinin (Hun, Hazar ve Bulgar ) Bizans ordusunda görev yaptıkları bilinmektedir. Bizanslılar ve Latinler “Kumanos, Kumanon, Cumanus, Komani”, Almanlar ve diğer batılı milletler “Khartes” Macarlar “Kun”, Müslümanlar Kıpçak olarak adlandırır. Tüm bu tarihi belge ve bulguların ışığında diyebiliriz ki, Türklerin Anadolu ve Avrupa ile tanışması, bize öğretilen tarihten daha öncesine gidiyor. Bunu ispatlayan en önemli deliller, yayılma alanı üzerinde bulunan heykeller, balballar, mezar taşları, petroglifler, tamgalar ve diğer eserlerdir. Orta Asya’dan Avrupa’ya, Afrika’nın kuzeyinden, Hindistan’a ve İskandinavya’ya, kadar bu kültürel izler, göç yolları izlenerek takip edilebilir. Taşlar ve Türkler - Taş Ustası olan Türkler. Türklerin taşlarla olan aşkı, belki de en özel ve en güzel şekilde aşağıdaki mitoloji ile anlatılabilir. Tanrı "Karahan'ın yarattığı dokuz kişiden üreyen Dokuz Oğuzlar" önce Tuğla ve Selenga ırmakların kıyısında otururken, bir gece oradaki, biri Çam fıstığı diğeri Kayın ağacı olan iki ağacın üstüne gökten bir nur sütunu iner. Bu ağaçlardan biri gebe kalarak 9 ay 10 gün sonra karnındaki bir kapı açılarak içerde ağızlarında gümüş emzikler bulunan beş erkek çocuk görünür. Daha doğumdan önce bu ağaçların çevresini gümüş bir daire çevirmiştir. Üstelik ağaçlardan musiki sesleri işitilir. Gökten inen nur sütunu orada “Yeşimden Bir Kaya” vücuda getirmiştir. Daha sonra bunlardan, her boyun dilini ve obaların sayısını bilen ve üç kargasıyla her yerde olup bitenleri öğrenen Bügü Tekin'i han seçerler. Bügü Tekin'e gece rüyasında gördüğü, beyazlar giyinmiş ve elinde beyaz bir asa tutan ak sakallı bir ihtiyar fıstık şeklinde bir yeşim taşı göstererek, Türkler bu kuvvet taşını ellerinde tuttukça dört bucağa hakim olacaklar, diyor. Bügü Handan otuz göbek sonra tahta çıkan Yulun Tekin geçer. Çinliler, Türklerin kuvvet ve kudretinin nereden geldiğini araştırmış ve bunun "Kut Dağı" adlı bir yeşim kayadan ileri geldiğini öğrenince, Çin elçisi, Yulun Tekin'e; "Hükümdarım size en kıymetli mücevherini gönderdi. Siz de karşılık olarak ona bir hediye göndermek isterseniz bizce makbule geçecek "Kut dağı" kaya parçasıdır. Bu kayanın Sizce hiçbir kıymeti yoktur." Yulun Tekin, Kut dağının Türklerin otuz batından beri devam eden bir “Tavaf” yeri olduğunu, Türklerin bu yalçın kayada temessül eden milli idealini bilmediğinden, onu Çin padişahına veriyor. Çin elçisi, kayanın etrafına odunlar yığarak, üzerine de sirkeler dökerek hazırlık yapıyor, sonra odunları tutuşturunca kaya parça paça dağılıyor. Elçi bu parçaları dikkatle toplayıp, arabalarla Çin'e sevk ediyor. Sihirbazlar tarafından bu parçalar yağma edilerek her parçası dünyanın bir köşesine götürülüyor. Bu parçadan nereye gitmişse orada bolluk, bereket, mutluluk oluyor. Türk yurdunda ise, bolluk, bereket kayboluyor, her taraf solup sararıyor, ırmaklar, dereler kuruyor, göğün rengi bile değişiyor. Her tarafta sıkıntı başlıyor, kuşlar, yabani veya ehli hayvanlar, memedeki çocuklar: "Göç, göç, göç!" diye bağırıyorlar. Salgın hastalıklar insanları kırıp geçiriyor. Yedi gün sonra da Yulun Tekin ölüyor. "Göç!" sesleri kesilmiyor. Yer Su perilerinin, kendilerinin orada kalmasını istemediğini anlayan Türkler göç etmek gerektiğine inanıyorlar. Çoluk çocukları, eşyaları, hayvanları ile beraber göçe başlıyorlar. Akşam basınca "Göç!" sesi duruyor, sabahleyin tekrar başlıyor. Böylece Turfan ülkesine kadar "Göç" sesleri devam ediyor, sonra duruyor. Bundan, buranın Yer sularının kendilerini kabul edeceklerini anlayarak, orada yerleşiyorlar. Beş Ordunun torunları burada ürüyor ve bu yere de “Beşbalık” adını veriyorlar. Bir taşın değeri ancak bu kadar güzel anlatılır. Belki de “Taş” üzerine yazılan bir söylence en etkileyici biçimde, yalnızca Türkler tarafından kurgulanıp ifade edilebilir. Taş heykeller, Orta Asya’dan Moğolistan’a, Hazar Denizinin batısından, Karadeniz’in kuzeyine, hatta Anadolu’ya kadar geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. Türklerin taş işçiliği ve taşlar ile ilgili ritüel uygulamaları bizim sandığımızdan çok daha gerilere gitmektedir. İlk taş, daha doğrusu bizim tabirimizle Bengütaş dikme geleneği, Rus bilimadamı Savinov’a göre, Merkezi Asya ve Güney Sibirya bölgesinde ilk Geç Bronz çağında karşımıza çıkmaktadır. İskit döneminden başlayarak bu tür bengütaş ve heykellerin sadece mezar çevresine değil, açık alanlara da dikildiği görülmektedir. Savinov, bu dönem yapılmış olan insan tasvirli dikili taş ve heykelleri; “geyikli taşlar”, Taştık kültürü taş anıtları ve Göktürk balbalları olarak üç gruba ayırır. Göktürk döneminde insan biçimli heykel dikme geleneği iki biçimde karşımıza çıkar. Öldürülen düşman askerlerine ait ve balbal adını verdiğimiz heykeller ve Türk beylerine ait olanlar. 6. ve 7. Yüzyıllarda Altay ve Moğolistan’da görülen taş heykel ve balballar, Orta Asya’dan göç eden Kıpçaklar tarafından Karadeniz’in kuzeyine taşınmıştır. Kıpçaklar en az Oğuzlar kadar, Türk tarihine damgasını vuran fakat yeterince tarihsel ve kültürel açıdan araştırılmamış bir boydur. Orhon anıtları olarak bilinen bu külliyeler, Atalar Kültü ile doğrudan bağlı olan, Göktürk dönemi anıt mezarlarındandır. Bu yapıtların amacı ölen kişinin kahramanlığını yüceltmek, anısının ebedi yaşamasını sağlamak olmuştur. M.S. 730’lu yıllarda yazılan Bilge Tonyukuk ve Kültegin anıtı iki dille Çince ve Göktürkçe de adı verilen, Kıpçak Türkçesi ile yazılmıştır. Orhun Yazıtları’nda Türk adı ilk kez etnik ad olmaktan çıkıp siyasal birliğin adı olur. Yazıtlarda Türk boyları olarak Oğuz, Kıpçak, Karluk, Kırgız, Tölös, Tarduş, Türgiş, Çık, Az, Kurıkan, Bayurkı, Tonra, Basmil adı geçer. Orhun anıtlarındaki yazı dili Rus bilim adamlarına göre Kıpçak Türkçesiyle yazılmıştır. Bu da gösteriyor ki Kıpçaklar, Runik yazı olarak adlandırılan bu gizemli yazıya hakimdiler. Bu yazıda ve bu yazının dışında kullanılan “Tamga” adını verdiğimiz binlerce sembol ve ikonografi özellikle Kıpçaklar ve diğer göçer Türk kabileleri tarafından Karadeniz’in kuzeyinden Avrupa’ya taşınmıştır. Bu simgeler Avrupalı insanlar tarafından bir şekilde anlamlandırılamadıkları için, “Masonik Semboller” olarak nitelenmiştir. Avrupa’daki taş ustalarının yapılar üzerinde bıraktıkları simgelerin tamamına yakını Türk ya da Hun Runik Harfleridir. Avrupa’daki bu yapılar üzerindeki tamgalar, taş işçiliğinde ileri düzeyde deneyim sahibi olan ve bu yapıların inşası sırasında işçi olarak kullanılan Türk kökenli boylar tarafından kazınmış olabilir. Çünkü Türkler taşların üzerine mutlaka ve kaçınılmaz olarak kendi işaretlerini bırakırlardı. Kolektif bilinçaltında yer eden ve genetik kültür kodları adını verdiğimiz be imgeler asla unutulmamıştır ve kuşaktan kuşağa aktarılarak taşınmıştır. Mitolojilerin masalların motiflerin sembol ve simgelerin göçü, Halkbilimi kuram ve yöntemlerine göre, folkloristler tarafından araştırılmış ve çözümlenmeye çalışılmıştır. Ratzel, ulusların tamamının tarihsel bir karakter taşıdığını ileri sürmüş ve kültür unsurlarının, daha doğrusu kültürün tümünün göçlere dayandığını kabul etmiştir. Ona göre uluslar ve kültürler bu göçler sayesinde temasa geçmişler ve birbirlerinin karşılıklı olarak etkilemişlerdir. Yani, kültür değişikliğinin ve kültür yaratıcılığının ana nedenini, göçler vasıtasıyla birbiriyle temasa geçen ulusların ve kültürlerin büyük ölçüde birbirlerini etkilemelerinde aramaktadır. Bu ilişkiyi ortaya koymaya yönelik kabul ettiği kriter tamamen dış görünüşle ilgili “biçimsel” veya “şekilsel benzerlik” ölçütüdür. Buna yönelik olarak belli kültür unsurlarının yeryüzündeki dağılışlarının doğru bir biçimde tespiti için bir haritacılık sistemi geliştirir. Bu sistemle belirli ve benzer kültür unsurlarının yeryüzüne rastgele bir biçimde dağılmadıklarını, belirli ve benzer kültür unsurlarının birbirlerine bağlı olarak bir arada göründüklerini ortaya koymuştur. Ratzel’in öğrencisi Leo Frobenius onun fikirlerini daha da geliştirmiştir. Göçler yoluyla bir kültür çevresinin bir başka yere göç edebileceğini ileri sürmüştür. Kültürlerarası Karşılaştırma Yöntemi ile, dünyanın her yerinden derlenen simge, sembol, motif gibi ürünlerin bir araya getirilip incelenerek, aralarındaki evrensel bağı tespit edip ortaya koymak amacıyla bir çalışma yapılabilir. NURAY BİLGİLİ
  • Blogger Yorumları
  • Facebook Yorumları

0 yorum:

Item Reviewed: TÜRKLER 1071'den ÖNCE ANADOLUDA İDİ.. Rating: 5 Reviewed By: Nuray BİLGİLİ